İnsan hayatını hiçe sayan savaşların çevre üzerinde de önemli bir maliyeti var. Silah ve savaş teknolojilerindeki gelişmelere rağmen, doğa risk altında olmaya devam ediyor.

Savaş esnasında fosil yakıtlar hesapsızca kullanılarak karbondioksit emisyonu üretiliyor ve iklim değişikliğine devasa katkılar sunuluyor. Savaş silahlarının, savaş araçlarının büyük ölçekli hareketleri, patlayıcı silahların kullanılması gibi faaliyetler, neden oldukları fiziksel tahribatın yanında ekosistemlerin işleyişini de bozuyor. Patlayıcı silahlar kullanıldığında, devasa miktarlarda taş yığınları, moloz ve enkaz ortaya çıkıyor. Bu tahribatın arkasından hava, su ve toprak kirliliği başını gösteriyor. Enerji sistemleri etkileniyor süreçten. Enerji temini olmayınca pek çok tesisin yanı sıra arıtma tesisleri de çalışamaz hale geliyor.

Özellikle endüstriyel sistemlere, yakıt ve enerji sistemlerine saldırıldığında büyük kirlenme kazaları tetikleniyor, domino etkisiyle felaketler büyüyor, büyüyor. Endüstriyel tesislere yapılan kasıtlı saldırılarla kirlenmeyi yaymak bir başka savaş taktiği olarak uygulanıyor. Kirlilik, savaş silahı olarak kullanılabiliyor. Hele nükleer tesisler! Onlar savaşlardaki en zayıf noktalar. Ülkeleri, ulusları yok etmek isterseniz nükleer tesislere saldırmanız yeterli.

Tarımsal altyapıyı, kanalları, kuyuları, pompaları ve hatta bitkileri yakıp yıkmak da bir savaş tekniğiymiş meğer. Gıda kaynaklarını yok etmek, toplumları kırılgan hale getirmek, uğrunda çalıştığımız her ne varsa onu yakıp yok etmek…

Sınırlar için verilen savaşlar, sınır tanımayan dramlar ve kirlenme… Evet, kirlilik sınır tanımıyor elbette. Kirlenmiş havanın, kirlenmiş bir nehrin, akiferin veya denizin pasaportu yok. Doğal kaynaklar insanın bu hallerine iç çeke çeke oradan oraya taşınıp duruyorlar. Gezegenin iklimini değiştirecek, yaşamı er geç tüm insanlık için imkânsız hale getirecek şekilde dolaşıyor insan yapımı kirlenmeler.

Savaşta kullanılan silahlar, bombalar, askeri mühimmat savaştan sonra da çevresel izlerini bırakmaya devam ediyor. Kara mayınları yüzünden ulaşılamayan tarımsal alanlar, toksik maddelerle kirlenmiş topraklar, kirlenmiş göller ve nehirler, kirlenmiş denizler kalıyor geride.

Konvansiyonel silahların çoğunun toksik bileşen içerdiğini söylüyorlar. Radyoaktif olanlarda ise seyreltilmiş uranyum var. Yangına sebebiyet veren bombalarda ise beyaz fosfor bulunurmuş. Bu madde bir taraftan toksik etki bırakırken diğer taraftan o değerli habitatları yakarak yok ediyor. Dünyanın belli bölgelerinde savaşlarda kullanılan kimyasal maddelerin etkileri hala görülüyor.

Savaşlar, o üzerine titrememiz gereken ağaçları da yakıp yıkıyor. Kaynaklar da kirlenerek azaldığı için kalan kaynaklar üzerindeki insan baskısı artıyor. Savaştan sonra hayatta kalmaya, ayakta durmaya çalışan insan karnını doyurmaya, ısınmaya, barınmaya çalışırken “çevre, iklim, koruma” gibi kavramlar bir kenara çekiliyorlar doğal olarak. Savaş sonrası ekonomisi elbette kaynakların maksimum kullanımı ve dolayısıyla tüketimi üzerine kuruluyor.

Fosil yakıtların en büyük tüketicileri, sera gazı oluşumunun en büyük katkı koyucuları askeri kuruluşlar… En büyük kirletici kaynak, savaşlar… Ekonominin belini büken yine onlar. İnsanları öbek öbek yok eden, canlılara yaşam hakkı vermeyen, ekosistemleri öldüren, gezegeni kirleten, büyük tahribatlara yol açan savaşlar. İnsan ürünü olan savaşlar…

 

 

Savaşları bitirmek için savaşlar yapılıyor sözüm ona. H.G. Wells 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nı konu alan “Savaşı Sona Erdirecek Savaş” kitabını yazıyor. Oysa kimse inanmıyor savaşların biteceğine.

Kimin haklı olduğunun ne önemi var? Sonuçta insanlık kaybediyor, insanlık yok oluyor.

Sahi savaşlar niye yapılıyor?