“İnsanlık doğaya savaş açmış durumda!”

Böyle diyor Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bir raporun önsözünde.  Şubat 2021’de yayınlanan bu raporun adı “Doğayla Barış Yapmak”.

Durup dururken doğaya neden savaş açarsınız? Size iyilikten başka bir şey vermeyen doğaya… Ne kadar mantıksızca bir davranış! İnsan kendine iyilik yapana, yaşamını sürdürmesini sağlayana savaş açar mı?

Savaş açtığımızın farkında değil miyiz? Bal gibi farkındayız. Sonuçlar ortada. Pervasızlığımızın, umursamazlığımızın sonuçlarını insanlık yaşıyor. Sırayla… Önce yoksullardan başlıyor bu faturaların ödenmesi, daha sonra sırayla diğer insanlara ulaşıyor.

Önsöz şöyle devam ediyor:

“Savaşı sona erdirmek, ekonomik kalkınmanın getirilerinden vaz geçmek değil. Yoksul ülkelerin, yoksul insanların daha iyi yaşam şartlarına kavuşma isteklerini de iptal etmeyi gerektirmez. Tam tersine, hepimiz için müreffeh ve sürdürülebilir bir gelecek için gereken, doğayla barış yapmak, doğanın sağlığını güvenceye almak ve doğanın bize sunduğu ama hafife aldığımız kritik değerlerin üstüne yaşantımızı inşa etmek.”

Yaşadığımız pandemi bunu göstermedi mi? Doğayla olan ilişkimizin bir sonucu değil miydi bütün insanlığı COVID-19 karşısında çaresiz bırakan. İnsanlığın kırılganlığını ortaya koymamış mıydı? Doğanın yaşam destek sistemlerini tehdit etmenin başka çaresizliklere yol açacağı da ortada değil miydi?

Birleşmiş Milletler’in raporu, her yıl milyonlarca kişinin ölümüne yol açan iklim krizinin, biyoçeşitlilik kaybının ve kirlenmenin etkilerini ve tehditlerini gösteren bilimsel bulguları bir araya getirerek, gezegene neler yaptığımızı ortaya koyuyor.  Aynı zamanda bundan sonra ne yaparsak gelecek için bir umut üretebileceğimizin de altını çiziyor.

Ne yapmalıyız o halde? Doğaya bakış açımızı değiştirmeliyiz. Doğa bize ait değil; biz ona aitiz. O bizim yaşam kaynağımız. Onu herhangi bir eşya gibi göremeyiz. Tüm politikaların, planların, tüm ekonomik sistemlerin, tüm üretim süreçlerinin özünde “Doğadan izin almak” olmalı.

“Ama”lar olmadan bulunan çözümler olmalı. Gıdamızı, suyumuzu temin ederken bu kaynakları nasıl sürdürebileceğimiz aklımızdan çıkmamalı. Ekosistemlerin dengesini bozduğumuzda bedelini yaşamlarımızla ödeyeceğimiz unutulmamalı. Yenilenebilir enerji kaynakları gibi bize yine doğanın sunduğu çözümler rehberlik etmeli.

 

ÜÇ KRİZ

Gezegenin birbiriyle bağlantılı üç krizi: İklim Krizi, Biyoçeşitlilik Krizi ve Kirlenme Krizi

Sürdürülebilir olmayan üretim ve tüketim davranışlarımızın bir sonucu olarak ortaya çıkan bu krizler ortak geleceğimizi tehdit ediyor şimdi.

Pandemiye bir bakalım. COVID-19, zoonotik bir hastalık. Hayvandan insana bulaşan bu hastalık, doğal yaşamın ince ince ayarlanmış dengesinin bozulduğunu gösteriyor. Ekonomik büyümenin neden olduğu atıkların “toksik” izleri, her yıl milyonlarca prematüre bebek ölümüne neden oluyor.

Pandeminin yaralarını sarmak için sadece sağlık sistemlerine değil, pandemi çaresizliğinin gerçek sebebine odaklanmak gerekiyor. Doğayla olan savaşın sona erdirilmesine…

İnsanın Çevreyle Alıp Veremediği

1972’de ilk büyük uluslararası çevre konferansı olan Stockholm Konferansı yapıldığından beri insanlık çevre problemlerinden haberdar… O zaman başlamıştı durumun aciliyetini anlatma çabaları. Her geçen gün bu aciliyet artarak devam etti:

  • Çevre problemleri her yıl milyonlarca prematüre bebek ölümüne neden oluyor. Bunun ekonomik bir bedeli de var. Yoksulluğu ve açlığı sona erdirme hedeflerinden her geçen gün daha fazla uzaklaşıyor insanlık. Eşitsizlikler azalmıyor, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme de gerçekleşmiyor.
  • Bugünün gençleri ve gelecek nesillerinin refahı, bugünkü çevresel bozulmaya dur dememize bağlı. Önümüzdeki on yıl çok kritik. Karbondioksit emisyonlarının Paris Anlaşması hedeflerine doğru azaltılması gerekiyor. Bir yandan da biyoçeşitliliğin korunması, kirliliğin önlenmesi ve atık oluşumunun sona erdirilmesi gerekiyor.
  • Dünya’nın ve insanın acil yaşam ihtiyaçlarının karşılanması, sürdürülebilirlik yolunda verilen sözlerin tutulmasından geçiyor. Tüm uygulamalar için doğadan izin alınmalı.
  • Ekonomik, finansal sistemler ve üretim sistemleri sürdürülebilir olmak yönünde bir dönüşüm geçirmeli. Karar alma süreçlerindeki asıl gündem maddesi ekonomik sermaye değil, “Doğal Sermaye” olmalı. Çevre dostu olmayan sübvansiyonların üstü çizilmeli artık.
  • İnsan kendisine bahşedilen bilgiyi, zekâyı ve ortaklık kurma yeteneğini, bindiği dalı kesmek için değil sürdürülebilir bir gelecek kurmak için kullanmalı.